Ne Mutlu Türk'üm Diyene
UniBozkurt
M.Kemal Atatürk Basbuğ A.Türkeş S.Ahmed Arvasî'nin Makaleleri Atsiz Ata'nin Makaleleri
Sübhaneke
Namazlarda ayakta iken okunur.
Okunduğu yerler:
1) Her namazın ilk rek'atinde iftitah tekbirinden sonra,
2) İkindi namazının sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca fatihadan önce,
3) Yatsı namazının ilk sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca fatihadan önce,
4) Teravih namazı dört rek'atte bir selam verilerek kılınıyorsa üçüncü rek'ate
kalkıldığı zaman fatihadan önce.
5) Cenaze namazında birinci tekbirden sonra.
Anlamı: Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih
eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden
başka tanrı yoktur.
NOT: Parantez içindeki "Ve celle senaük" cümlesi cenaze namazında okunur.
Ettehiyyatü
Okunduğu Yerler:
Namazların her oturuşunda okunur.
Anlamı: Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah'a dır. Ey
Peygamber! Allah'ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.
Selam bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun.
Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki,
Muhammed, O'nun kulu ve Peygamberidir.
Allahümme Salli
Anlamı: Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini
yücelt. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye
layık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin
Allahümme Barik
Anlamı: Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine hayır ve bereket ver.
İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye layık yalnız
sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.
Rabbena atina
Anlamı: Allahım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik
ver. Bizi ateş azabından koru.
Rabbenağfirli
Anlamı: Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü'minleri hesap
gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla.
Kunut Duaları-1
Anlamı: Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı
olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana
güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana
şükrederiz. Hiçbir nimetini inkar etmez ve onları başkasından bilmeyiz.
Nimetlerini inkar eden ve sana karşı geleni bırakırız
Kunut Duaları-2
Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak
sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya
çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını
dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kafirlere ve inançsızlara
ulaşır.
Fatiha Suresi
MaNaSI
Hamd (övmek, övülmek); O, alemlerin Rabbi, O Rahman, Rahim, O, ahiret gününün
maliki Allah'ın (hakkı) dır. O'na mahsustur. İlahi! Yalnız Sana ibadet ve kulluk
ederiz, sade Sen'den yardım dileriz. Bizi doğru yola hidayet eyle. Kendilerine
bol bol nimet verdiğin bahtiyarların yoluna, ki onlar ne azıp sapmış, ne de
gazabına uğramışlardır. (Duamızı kabul eyle Allah'ım!)
Tefsir - Bu sure yedi ayettir. Kur'an bununla başlar. Buna "Fatiha,
El-Hamdü'li'llah" suresi denir. Beş vakit namazın her rek'atında bu sureyi
okumak vaciptir. Bu bakımdan her namaz kılan müslüman, bu sureyi günde kırk
kere, hiç değilse on yedi kere okuyacak demektir. (1) Bu sure, bize Allah'ı
sıfatlarıyla bildiriyor. Allah'a nasıl iman ve ibadet etmek lazım geldiğini
talim ediyor. Bizi dünya ve ahiret saadetine götürecek yolu gösteriyor.
Şimdi bu ayetlerin manalarını kısaca izah edelim:
"El-Hamdü; hamd" övmek demektir. Allah bütün kemal sıfatları kendisinde
toplanmış, eksik sıfatlardan ari, her varlığın yaratıcısı olan Vacibü'l-vücud'dur.
Rabb, burada Allah'ın sıfatıdır, yaratıklarını terbiye eden, besleyip büyüten,
istediği gibi kalıptan kalıba geçiren, onlara yap, yapma diye tekliflerde
bulunan, bazan sevindiren, bazan korkutan ve yavaş yavaş yetiştirip kemale
erdiren... Kısaca: Terbiyenin bütün lazımlarına malik olan en kuvvetli ve en
mükemmel bir mürebbi demektir.
alemin = alemler; canlı cansız, gördüğümüz ve görmediğimiz bütün varlık alemi
demektir.
Rahman, burada Allah'ın ikinci sıfatı olup pek merhametli, sonsuz ve umumi
rahmet sahibi demektir.
Başka bir deyişle Rahman; her mevcuda yaradılışının icab ettirdiği gayeye göre
bir takım kabiliyetler veren, şahsının ve nev'inin yaşaması için gereken her
şeyi hepsine birden -bunların isteyip istemediğine, çalışıp çalışmadığına, imanlı
veya imansız olduğuna bakmayarak- vermiş olan ezeli, geniş, sonsuz rahmet
sahibi demektir.
Binaenaleyh, Rahman olması bakımından, Allah'ın rahmeti o kadar geniş ve
umumidir ki, hiç bir mevcut onun dışında kalamaz. alemde her şeyin ilk olarak
varlığı da, varlığın bekası da yalnız Allah iledir. Her şeye varlık veren ve
varlığını devam ettirecek nice nice nimetler bağışlayan O'dur. Bunları verirken
canlıyı cansızdan, imanlıyı imansızdan ayırt etmemiştir. Yarattığı her mevcuda,
yaşaması için gereken şeyleri daha önceden vermiştir. Çünkü Allah, Rahman
sıfatıyla muttasıftır. Rahman, O'nun Esma-i Hüsna'sındandır.
Rahim; çok merhamet edici demektir. Bu da, Allah'ın üçüncü sıfatıdır. Bu da çok
merhametli manasına ise de bu, daha hususi bir mahiyettedir. Allah'ın Rahim sıfatiyle muttasıf olmasından şunu anlıyoruz ki: Akıl ve iradeye, iyiyi kötüden
seçmek kudretine malik olarak yaratmış olduğu insanlara, Allah'ın sonraki
nimetleri bir değildir ve bir olmayacaktır. Allah'ın bu nimetlerine kavuşmak
için her şeyden evvel, insanın iradesini sarfederek çalışması, Allah'ın
gösterdiği yoldan yürümesi şarttır. Herkes kazancına bağlıdır. Amma Allah
isterse onun bir amelini bin bir mükafat ile de karşılar. Bu da Rahim sıfatının
muktezasıdır.
Maliki yevmi'd-din = Allah, Din günü'nün Maliki'dir. Bu da Sure-i celilede
Allah'ın dördüncü sıfatıdır. Din günü, ceza ve mükafatın tahakkuk edeceği son
gün, yani ahiret günü demektir.
Fatiha'nın başında "Öğmek, öğülmek yalnız Allah'a mahsustur" denildikten sonra,
Allah'ın bu dört sıfatının böylece arka arkaya getirilmesi, en yüksek saygı ile
tazimin, en ciddi bir öğmenin neden dolayı Allah'a has olduğunun hikmet ve
manasını da açıkça göstermektedir. Şimdi mana şu demek olur: "En yüksek hürmet
ve tazim, öğmek ve öğülmek yalnız Allah'ın hakkıdır. Çünkü O, Rabbu'l-alemindir.
Çünkü O, Rahman'dır, Rahim'dir. Çünkü O, Din Günü'nün Maliki'dir."
"Din Günü'nün Maliki'dir = Maliki yevmi'd-din" ayet-i celilesi şunu da haber
veriyor ki: Allahu Teala insanın yaptığı her iyi işi mutlaka ahirette
mükafatlandırır; fakat günah işleyenlere de isterse adı ile muamele ederek ceza
verir, ister lutfiyle muamele ederek cezalandırmaz. Çünkü Allah mutlak Malik ve
Hakim'dir, kendisine karşı işlenen bir günahı affetmek hususunda adalet kaydiyle
bağlı değildir.
İşte Fatiha'nın ilk kısmında Allah'ın: "Rabb, Rahman, Rahim, Din Günü'nün
Maliki" olduğu böylece haber verildikten sonra böyle bir Allah karşısında kulun
ne yolda hareket etmesi gerektiği de şöyle talim olunuyor:
İyyake na'büdü ve iyyake nestain = İlahi! Yalnız Sana ibadet ve kulluk ederiz,
ancak Sen'den yardım isteriz. Bizi doğru yola, nimetine eren, azıp sapmamış ve
gazabına uğramamış olan o bahtiyarların yoluna hidayet et, o yolda götür."
Fatiha'nın bu ayeti, insana tam bir istiklal ve hürriyet ruhu telkin etmektedir.
Demek ki: Hakiki bir mü'min, yalnız Allah'ına ibadet edecek, yalnız O'ndan
yardım isteyecek, başka hiç bir kimsenin kulu kölesi olmayacaktır. İnsanın,
kendisi gibi insanlara kulluk etmesi, kendi gibi bir insanı putlaştırması,
onlardan merhamet dilenmesi insanlık asaletine yakışmayan bir zillettir.
Fatiha'nın bu ayeti bunu en beliğ, en veciz bir ifade ile telkin etmektedir.
Bu ayetlerin tertibi de dikkate değer: "Allah'ım! Yalnız Sana ibadet ederiz,
ancak Sen'den yardım isteriz" denilmekle Allah'tan yardım istemenin evvela
iradesini sarfederek Allah'a ubudiyet ve kulluğunu yaptıktan sonra olabileceği
anlatılmış oluyor. Demek ki, Allah'ın nimetlerinden tamamiyle faydalanabilmek,
O'nun gösterdiği yolda yürümekle olabilecektir. "Ya Rabb! Yalnız Sana ibadet ve
kulluk eder ve yalnız Sen'den yardım isteriz" demekle evvela O'nun yolunda
yürüyerek çalışacağımıza söz vermiş ve bu çalışmamızda yardım istemiş oluyoruz.
"İhdina's-sırata'l-müstakim = Ya Rab! Bizi doğru yola hidayet et, ilet."
Bu ayetle bundan sonraki ayet, Allah'tan isteyeceğimiz yardımın ne olduğunu ve
ne için yardım istediğimizi beyan ediyor, açıklıyor. Bunlardan anlaşılıyor ki:
"Allah'tan istenilecek en büyük yardım, Allah'ın nimetlerine eren mes'ut
kimselerin yürüdükleri dümdüz ve dosdoğru yolu bize buldurmasıdır". Bize o yolu
göstermesi ve o yoldan yürütmesidir. Allah'ın birliğine ve O'ndan başka ibadete
layık bir İlah olmadığına inanmış olan bir mü'min Allah'tan daima kendisini bu
doğru yola hidayet etmesini isteyecektir. Çünkü Allah'ın nimetlerinden dünya ve
ahiret saadetinden kıymetli ve daha yüksek bir şey yoktur. Bunlar da ancak bu
doğru yolda yürümekle elde edilebilecektir. Bu doğru yolun Kur'an, İslam ve
Peygamber'in gösterdiği yol olduğu söylenmiştir.
Görülüyor ki, bu ayetler bizi hayat yoluna irşad ediyor, Allah'ın nimetlerine
nasıl erişebileceğimizi anlatıyor. İlim, san'at, irfan, medeniyet ve servet,
bunlardan hepsi, bu dünyada insanların can attıkları nimetlerdendir ve işte
bütün bunlar, Allah'ın gösterdiği doğru yoldan hiç sapmadan yürümekle elde
edilebilecektir; bu ayetlerden anlaşılan hakikat budur. Şimdi Fatiha Suresi'nin
genişçe bir mealini, manasını verelim:
"Öğmek, öğülmek, en yüksek saygı ve tazim, yalnız Allah'ın hakkıdır. O'na
mahsustur. O Allah ki, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen, canlı ve
cansız bütün varlık alemini yoktan var ederek terbiye eden, yavaş yavaş
yükselten, besleyip büyüten ve böylece her şeyi kemaline eriştiren mutlak kudret
sahibidir.
O Allah ki, Rahman'dır; çok merhametlidir. Yarattıklarının hepsine şahsını ve
nev'ini muhafaza edecek her türlü kabiliyetleri, varlığını devam ettirebilmek
için muhtaç olduğu her şeyi evvela hepsine müsavi olarak vermiştir. Bunları
verirken akıllıyı akılsızdan, imanlıyı imansızdan, çalışanı çalışmayandan ayırt
etmemiştir. Her bir mevcut, istemeden ve kendi çalışması olmadan hayat nimetine
ve o nimeti devam ettirecek diğer vasıtalara başvurmuştur.
O Allah ki, Rahim'dir; akıl ve irade ile başkalarından üstün kıldığı insanlara,
sonraki ve hele ahiret nimetlerini herkesin çalışmasına, kazancına, iman ve
ameline bağlamıştır.
O Allah ki, dünyada hayır yolunu tutanları ahirette hayır ile mükafatlandırmak;
buyruklarına aykırı olarak şer yolunu tutanları da cezalandırmak kudretine
sahiptir; ahirette herkesi, dünyadaki ameline göre cezalandırmaktan aciz
değildir. Kendisine karşı gelmiş olanların günahlarını affetmek de elindedir.
İşte Allah, böyle bir Allah'tır.
Ey bu sıfatlarla muttasıf olan Allah'ım! Sen birsin; yalnız Sana ibadet ve
kulluk ederiz ve işlerimizde ancak Sen'den yardım isteriz. Bizi doğru yola,
nimetine eren, azıp sapmamış ve böylelikle Sen'in gazabını üzerine çekmemiş olan
o bahtiyar ve mes'ut insanların yoluna hidayet et, o yola ilet, o yoldan yürüt.
(Duamızı kabul eyle Allah'ım!)"
Fil Suresi
MaNaSI
Görmedin mi, nasıl etti Rabbın Fil sahiplerine? Fendlerini, tedbirlerini (kötü
düşüncelerini) bozup büsbütün perişan kılmadı mı? üzerlerine sert taşlarla atış
eden, sürü sürü kuşlar saldı da, hemen onları bir yenik hasıl (güve yiyip
tanesiz kalmış ekin yaprağı, saman) gibi kılıverdi.
Tefsir - Bu sure, büyük bir olayı hatırlatmaktadır. Miladın (570)'nci
senelerinde Habeşistan'ın Yemen Valisi Ebrehe, San'a'da büyük bir kilise
yaptırarak Arapların yalnız en büyük mabet olarak bu kiliseyi tanımalarını ve
her yerden burayı ziyarete gelmelerini sağlamaya çalışmış ise de, onları
Mekke'deki Kabe'den bir türlü çevirememişti.
Bunun üzerine Kabe'yi yıkıp yerini belirsiz etmeye karar verdi. Fillerle de
kuvvetlendirdiği büyük bir ordu ile Mekke'ye yürüdü ve bir gün Mekke'nin
yakınlarında karargahını kurdu. Bunu gören ve maksadını anlayan Mekkeliler,
dağlara çekildiler. Çünkü karşı koyacak hiçbir kuvvetleri yoktu.
Ebrehe ordusu yürüdü. Mekke'ye yaklaşınca birdenbire muhtelif cihetlerden alay
alay, bölük bölük kuşlar peyda oldu ve gökyüzünü kapadı ve bunlar Ebrehe'nin
askeri üzerine sert taşlarla atış ettiler. Bu kuşların attıkları taşlar kime
değmiş ise vücudu delik deşik bir hale gelmiş ve böylece Ebrehe ordusu neye
uğradığını bilmeyerek perişan olmuş, vadiler laşe ile dolmuş ve Kur'an'ın tasvir
ettiği gibi Ebrehe ordusu yenik bir hasıl gibi olmuştur. Böylece Ebrehe ordusu
için Mekke'ye girmek nasip olmadı, kendileri yok oldu, fakat Kabe yine dimdik
durdu ve kıyamete kadar da öylece duracaktır.
İşte bu surenin hatırlattığı olay, bu İlahi mucizedir. Peygamber Efendimiz de bu
yıl doğmuştu. İbrahim Peygamberden beri Tevhid mabedi olan Kabe, sonradan
putlarla dolmuştu. Fakat bu İlahi mabed, Hazret-i Muhammed Mustafa eliyle yine
eski mevkiini alacak, Tevhid dininin ve Müslümanlığın kıblesi, baş mabedi
olacaktı, Allah böyle dilemişti. Ebrehe ise, burasını yok ederek sapıklık
dinini, putperestliği daha kuvvetli bir surette yaşatmak istiyordu. Onun için
Tevhid dinini bütün dünyaya yayacak olan Hazret-i Muhammed'in doğduğu sene
Cenab-ı Hak İlahi bir mucize ile Ebrehe ordusunu yok ediverdi. Allah'ın
iradesine aykırı olan bu kötü düşünceleri, kendi felaketlerini hazırlamış
olmaktan başka işe yaramadı.
Bu olaydan kırk sene sonra Hazret-i Muhammed Mustafa Peygamber oldu ve evvela
Kureyş'i dine davet etti. Kabe'yi putlardan temizlemek istedi. Fakat Kureyş,
bunu kabul etmedikleri gibi fazla olarak O'na birçok eza ve cefa da yaptılar. O
zaman Mekkelilerden bu olayı gözleriyle görmüş olanlar da vardı.
İşte, Cenab-ı Allah, Peygamberine indirmiş olduğu Fil Suresi ile bu gerçeği
onlara hatırlatmak istemiştir. Şimdi bu surenin geniş manası şu demek oluyor:
"Ya Muhammed! Görmedin mi? Gözünle görmüş gibi gerçekten bilmiyor musun? Kabe'yi
yıkmak için filleri ile Mekke'ye yürüyen orduyu senin Rabbın nasıl bir anda ve
hatıra gelmiyen bir şekilde mahvetti. Onların tedbirlerini, kötü düşüncelerini,
fendlerini, düzenlerini, kurdukları tuzakları nasıl altüst edivermiş ise, kudret
ve kuvvetlerine güvenen koca bir orduyu kimsenin düşünemiyeceği bir şekilde
nasıl yok etmiş ise sevgili Peygamberim, bugün sana tuzak kurmayı, seni yok
etmeyi düşünen, Tevhid dinini, Müslümanlığı ortadan kaldırmak için birçok
tedbirlere, şeytani fikirlere başvuran kimselerin planlarını ve tedbirlerini de
öylece ters çevirmeye kadirdir. Senin Rabbın, ahiret azabından başka dünyada
dahi kurumları bozup dağıtmaya kaadirdir. Buna inanmıyanlar, Kabe'yi yıkmak
isteyen ordunun başına geleni düşünsünler de ondan ibret alsınlar ve
azgınlıklarından vazgeçsinler! Allah'ın sana olan inayeti Kabe'ye inayetinden
daha ziyadedir. Bunu anlamak istemiyenlerin başına gelecek felaket, Fil'li
ordunun başına gelenden daha hafif olmayacaktır."
Bu sure ile Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz'e düşmanlık yapanların, O'na karşı kötü niyet besleyenlerin erinde
gecinde yok olacaklarına işaret olunmuş ve nasıl ki öyle de olmuştur.
Kureys Suresi
MaNaSI
Kureyş'in birbirleriyle veya başkalariyle andlaşması, anlaşması için; hele yaz
ve kış seferlerine (faydalandıkları) andlaşması için, onlar (Kureyş) bundan
böyle bu evin (Kabe'nin) sahibine (Allah'a) ibadet etsinler; - O (sahip) ki,
onları büyük bir açlıktan kurtardı ve müthiş bir korkudan emin kıldı.
Tefsir - Kureyş, Arapların en asil kabilesi ve Hazret-i Peygamber Efendimiz de
bu kabileden idi. Kabe'yi gözetleyip koruyan da bunlardı. Araplar, Kabe'nin
koruyucuları olmalarından ötürü, Kureyş'e çok saygı gösterirlerdi. Kureyş, yaz
ve kış seyahatlerinde de Kabe'nin yüzü suyu hürmetine kimseden bir zarar
görmezler, herkesle anlaşmalar, andlaşmalar yaparak serbest serbest seyahat
ederler ve böylece hem maddi hem de manevi nüfuzlarını koruyarak emniyet içinde
yaşarlardı. Yakınlarındaki memleketlerde halk türlü vahşet ve şekavet içinde
vurulup çarpılıp dururken Kureyş kabilesi Mekke ve etrafında emniyet içinde
yaşadıkları gibi, Yemen, Taif ve Habeş gibi memleketlere yaptıkları ticaret
seferlerinde de saygı görüyorlar, emniyetle gidip geliyorlardı. Mekke'nin ve
Kureyş kabilesinin kazandığı bu yüksek nüfuz, bu emniyet ve itibar şüphe yok ki
orada bulunan ve Allah tarafından büyük bir şeref kazanmış olan Kabe'nin yüzü
suyu hürmetine idi. Bütün bunları Kabe'ye ve bunun sahibi olan Allah'a borçlu
idiler.
Sonra bu mukaddes ev, içine putlar doldurulsun diye değil, bir tek Allah'a
ibadet olunsun için kurulmuştu ve Allah'ın onu Ebrehe ordusunun taarruzundan
koruması da ileride gelecek olan Peygamber Hazret-i Muhammed (aleyhi's-selam) in
o evi putlardan temizliyerek Tevhit dininin merkezi yapacağı içindi. Ve yarım
asır evvel Fil'li ordunun başına neler geldiğini de Kureyş pekala biliyordu. O
halde Kureyş'e yaraşan, Kabe, niçin kurulmuş ise, o maksat ve gayeyi belirtmesi
için onu temizlemek üzere gönderilmiş olan Hazret-i Muhammed (aleyhi's-selam) e
inanmak ve ona arka çıkmaktı. Allah'ın birliğine iman ile Tevhid dinine ilk önce
onların sarılması gerekti. Halbuki Kureyş böyle yapmadı. Hazret-i Muhammed
(aleyhi's-selam) in Allah'ın birliğini ilan etmesine karşı putperestlikle israr
etmek isteyerek ilk önce küfür ve isyana kalkışan, düşmanlık gösteren onlar
oldu. Bu ise bir nankörlük idi.
İşte bu surede Cenab-ı Hak Kabe yüzünden Kureyş'in gördüğü bu nimetlere ve
bunlara karşı nankörlük etmenin büyük bir ceza ve felaketle karşılaşacağına
işaret buyurduktan sonra "Öyle ise aklınızı başınıza alın da sizi bu mukaddes
evin yüzü suyu hürmetine felaketlerden kurtaran, açlıktan koruyan, korkulardan
emin kılan bir Allah'a ibadet ve kulluk edin! Putlara tapmayın, Allah'ın size
verdiği bu kadar nimete karşı nankörlük etmeyin!" buyurmuştur.
Bu sureden şunu da anlıyoruz ki, gördüğü nimetlere, iyiliklere karşı nankörlük
etmek insanlığa yakışmayan en bayağı bir şeydir. Kadri kıymeti bilinmiyen nimet
de günün birinde elden çıkar. Sonra, her nimet başı Allahu Teala olduğu için her
insanın birinci vazifesi, Allah'ı tanımak ve yalnız O'na ibadet etmektir. O'ndan
başka ibadete layık yoktur.
Maun Suresi
MaNaSI
Gördün mü o, dine (ceza gününe ve ahirete) inanmayanı? İşte hak dine ve ceza
gününe inanmayan, o kimsedir ki: Öksüzü itip kakar, çaresizin ve yoksulun
yiyeceğine dair teşvikte bulunmaz; ne kendisi doyurur, ne de başkalarının
doyurması için kayırır. Vay o namaz kılanların haline ki, onlar namazlarını
gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmazlar. Onlar ki gösteriş için yaparlar
ve yardımlığı sakınırlar (kimseye bir damla şey vermek istemezler.)
Tefsir - Bu sure bize şunları bildirmektedir: İnsanlar, yaptıkları iyilik veya
kötülüğün karşılığı olarak mükafat veyahut ceza göreceklerdir. Herkesin bir gün
olup da ettiklerini bulmaları Allahü Teala'nın inanılması gerekli kesin kanunu,
hak dinidir.
Buna inanmayıp da "Dinin aslı yoktur; öldükten sonra ettiklerimizin mükafatını
veya cezasını göreceğimiz de yalandır" diyen adamların bulunması şaşılacak
şeylerdendir ve düşüncesizliktir.
ahirete, ceza gününe inanmıyanlar öyle kimselerdir ki: Onlar öksüzü itip kakar;
kendisinde Allah korkusu olmadığı için yüreği katıdır; zayıflara insaf ve
merhamet etmiyerek onları kakıştırır; onlara hakaretle bakar; kovar ve azarlar.
Bu, onların adetlerindendir. Demek ki bu huylar, ahirete imansızlık
alametlerindendir.
Sonra böyleleri, çaresizlerin ve yoksulların haline, yiyeceklerine dair
başkalarına bir teşvikte de bulunmazlar. Bunları hiç düşünmezler. Ne kendileri
doyurur, ne de vakti hali yerinde olanların bakıp gözetmeleri için kayırır,
tavsiye ve yardımlarda bulunur. Hiçbir suretle fakir ve düşkünlerin halini
düşünmez, böylelerine bakmaz ve bakılmasına taraftar olmaz. İşte bu gibi
insafsızlıklar dine ve ahirete inanmıyan kimselerin huyudur. Bu kötü huylar
onlar için tabiidir.
Fakat asıl şaşılacak şey, dindar görünenlerin bu kötü huylarla huylanmalarıdır.
Bu sure bize şunu da talim ediyor ki: Dinin ruhu, Allah'ın buyruklarına üstün
bir saygı ile bağlanmaktır. Namaz da dinin direğidir. Namaz kılmak, Allah'ın
huzurunda durmaktır. Böyle yüksek bir huzurda olduğunu düşünmiyerek, namazın
önemini takdir etmiyerek baştan savma yapmak, yahut Allah için ve temiz bir
niyetle kılmayıp dünyevi bir fayda düşüncesiyle ve başkaları görsün diye kılmak;
malının zekatını vermemek ve hatta kimseye bir yardımda bulunmamak ve nekeslik
etmek, Allah yanında büyük bir cezaya sebeptir.
Bunların bu halleri, dinsiz ve imansız olanların, yetimi itip kakıştırmasından,
fakirlere, düşkünlere yardım etmemesinden daha ziyade kötüdür ve yazık bu
gibilere.
Kevser Suresi
MaNaSI
Biz verdik sana (Ya Muhammed) hakikatte Kevser. Sen de Rabbın için namaz kıl ve
kurban da kesiver. Doğrusu, asıl ebter sana buğz eden (hınç besleyen, diş
bileyen) in kendisidir.
Tefsir - Kur'an'da lafız bakımından en kısa, mana cihetinden çok geniş sure
budur. Mekke'de nazil olmuştur. Müslümanlar ilk devirlerinde hem azlık, hem de
fakir idiler. Peygamber Efendimizin erkek çocukları da o sıralarda ölmüştü. Arap
putperestleri bunları Müslümanlık için birer kusur sayarak onlarla alay
ederlerdi. "Eğer Muhammed hak Peygamber ve getirdiği din de İlahi bir din
olsaydı herkes bu dine giriverirdi. Ve Muhammed'in arkasına adını andıracak bir
erkek evladı kalırdı. Adını sanını yaşatacak bir evladı bile yok!" diyerek halkı
Müslümanlıktan soğutmaya çalışıyorlardı. (Arkasına erkek evladı kalmamış
olanlara Araplar ebter derler ki, güdük kaldı, arkasından adını anacak kalmadı,
demektir) İşte bütün bunların birer dedikodudan ibaret olduğunu bildirmek için
Allahu Teala bu sureyi inzal buyurdu ve bununla Peygamber'e ve müslümanlara
büyük bir müjde verdi.
Allahu Teala buyuruyor ki: "Ya Muhammed! Muhakkak ki biz sana Kevser verdik. Sen
bundan dolayı Allah'a şükret, ibadet et..." Acaba Kevser ne demektir? Bunun pek
çok manaları vardır. Birkaçını burada gösterelim: Kevser, bitmek tükenmek
bilmiyen saadet ve hayır kaynağıdır.
Kevser, geçtiği her yere, kupkuru bir çöl dahi olsa, taze bir hayat sağlayan,
oranın kısırlığını, yoksulluğunu feyiz ve berekete çeviren Cennet ırmağıdır.
Kevser, bütün dünyaya feyiz ve bereket getirecek, dünyayı baştanbaşa yenileyecek
bir ilim, hikmet, fazilet deryasıdır.
Kevser, bütün beşeriyet için bir saadet ve selamet kaynağı olan Peygamberlik
rütbesidir. İşte Kevser'in böyle birçok manaları vardır. Bütün bu manaları
gözönünde tutarak bu surenin manasını şöyle izah edebiliriz:
"Habibim! Ben sana öyle bir rütbe, öyle bir din verdim ki: O, çölün ortasından
fışkıran ve rastgeldiği herşeye yeni, taze, ebedi bir hayat veren suyu bol bir
ırmak gibidir. Bu manevi ve İlahi kaynaktan fışkıran feyiz ve bereket, hayır ve
fazilet hiç kesilmeden akacak ve sınırlarını genişleterek beşeriyetin vicdanını
çöl kısırlığından kurtaracak, onu yepyeni bir hayata kavuşturacak ve kıyamete
kadar hiçbir engel onun akışını durduramayacaktır. Böylece senin adın, sanın da
her zaman ve her yerde söylenecek, kalplerde yaşıyacak, dinin dünyaya
yayılacaktır. Dünyada olduğu gibi ahirette de Kevser nimeti, Kevser ırmağı sana
verilecektir. O'nun sahibi sen olacaksın ve ondan kana kana içenler mes'ut ve
bahtiyar olacaklardır."
"Şunu kesin olarak bil ki: Güdük kalacak, sonu gelmeyecek, adı sanı unutulacak
olan sen ve senin dinin değil, asıl sana ve senin dinine düşman olanların
kendileridir. Onların soyu sopu kalmayacaktır. Öyle ise bu büyük nimeti sana
veren Rabb'ın için, evet yalnız O'nun için namaz kıl, ihlas ve tam bir bağlılık
ile ibadet et, kurban da kes; kulluğunu göster."
İşte bu İlahi hitap, daha ortada birşey yok iken Müslümanlığın dünyaya nasıl
yayılacağını, Onun nasıl bir saadet ve fazilet kaynağı olduğunu, bu dine düşman
olanların her zaman ve her yerde ebter ve güdük kalacaklarını, dünyada nam ve
nişanları kalmıyacağını haber veriyor ve Peygamber'in de kıyamete kadar adının
anılacağını, dünyada olduğu gibi ahirette de Kevser nimetinin kendisine
verildiğini müjdeliyordu. Nasıl ki öyle olmuştur ve öyle olacaktır.
Bu tükenmek bilmiyen nimete karşı Cenab-ı Hakk'ın namaz ve kurban ibadetleri ile
emir buyurması, bu ibadetlerin Allah yanındaki yüksek mevkilerini ve önemini
gösterir.
Kafirun Suresi
MaNaSI
De ki: Ey kafirler! Tapmam o taptıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim
Mabudum (Allah)'a. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz
tapıcı değilsiniz benim ibadet ettiğim (Allah)'a. Size dininiz, bana da dinim.
Tefsir - Bu sureye, Kafirun Suresi denir. "De ki" buyruğu, Peygamberimizedir.
Mekke devrinde nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz Allah'tan aldığı buyrukları,
çok yumuşak bir şekilde söylemeğe memur idi. Halbuki bu sureyi tebliğ ederken,
'Ey kafirler?' diye en ağır bir vasıfla başlaması için emir alıyor. Çünkü bu
surede kendilerine "Ey kafirler!" diye söylenilen kimseler hakka karşı
besledikleri kinlerini, gayızlarını ve öfkelerini bir türlü gideremiyen,
tuttukları kötü yoldaki inatlarından vazgeçmiyen ve imana gelmiyecekleri,
Allah'ın katında belli bulunan kimselerdir ki "küfür" bunlar için değişmez bir
vasıftır. Binaenaleyh, buradaki kafirlerden maksat, Kureyş'den muayyen
kimselerdir.
Peygamber Efendimiz İslam davasını, bir tek Allah'a iman ve ibadet etmek
akidesini ortaya atıp da "Ey insanlar, bu putlara tapmayı bırakın, Allah'ın bir
olduğuna iman ve yalnız O'na ibadet edin, O'ndan başka ibadete layık bir İlah
yoktur" dediği zaman, Kureyş O'na şöyle karşı koydular: "Biz dedelerimizden
kalan putlarımızı bırakamayız. Biz onlara tapmak suretiyle asıl Allah'a, yeri
göğü yaradana yaklaşabileceğiz. Atalarımızın yolundan ayrılıp da senin peşinden
gidemeyiz."
Allah'a bir takım ortak isnat eden, Allah'ı bırakıp da kendi elleriyle
yaptıkları putlara tapan bu müşrikler fikirlerinde o kadar inat ve ısrar ettiler
ki, kendilerini doğru yola çağıran Peygambere ve O'na iman edenlere yapmadık
eziyet bırakmadılar. Peygamber Efendimiz de hiç durmadan ve yılmadan vazifesine
devam ediyordu.
En sonra Kureyş'in azılılarından beş on kişi Peygamberimize gelerek şöyle bir
teklifte bulundular: "Sen bu davadan vazgeç, biz sana istediğin kadar mal
verelim, seni kendimize reis yapalım. Eğer buna da razı olmazsan seninle bir
uzlaşma yapalım: Sen bazan bizim putlarımıza tap, biz de arasıra senin Allah'ına
tapalım. Böylece hayır ve selamet hangisinde ise ona hepimiz kavuşmuş oluruz."
Kalbleri kararmış olan bu zavallılar Peygamberlik ne demek olduğunu bir türlü
anlayamıyorlardı. Bilmiyorlardı ki: "Hazret-i Muhammed (aleyhi's-selam) bu ilahi
davasından, bu hak yolundan asla dönemezdi. Hiçbir sebep ve menfaat O'nu
yolundan çeviremezdi. Çünkü O, maddi bir menfaat, bir şöhret peşinde koşmuyordu.
O, Allah'ın bir elçisi idi ve O'nun namına hareket ediyordu.
İşte müşriklerin böyle söylemeleri üzerinedir ki, Allah bu sureyi Peygamberine
indirdi ve onlara verilecek cevap bu sureyi okumak olduğunu bildirdi. Peygamber
Efendimiz de onların yukarıdaki ahmakça tekliflerine cevap olarak bu sureyi
okudu. Bununla onlara bir kere daha anlattı ki: "Ey Allah'a inanmayan ve O'na
ortaklar yapan ve putlara tapan kafirler! Ben Allah'ın Peygamberiyim; sizi hak
yoluna çağırmaya memurum; bu benim kendi davam değildir. Size ancak Allah'ın
emirlerini söylüyorum. Allah'tan nasıl almış isem öylece size tebliğ ediyorum,
bildiriyorum. Sizin teklifiniz, cahilce, ahmakça, kafirce bir tekliftir. Çünkü
ben, sizin İlah diye tapıp durduğunuz ve benim de bazı kere tapmamı istediğiniz
o putlara ne geçmişte, ne şimdi, ne de bundan sonra bir an bile tapmadım,
tapmıyacağım ve tapmam. Ben, yalnız ve yalnız Rabbü'l-alemin olan tek Allah'a
ibadet ederim. Esasen siz de benim ibadet ettiğim hak mabuda, Allahu Teala'ya
ibadet edicilerden değilsiniz. Bugüne kadar O'na ibadet etmediğiniz gibi şimdi
de O'na tapmıyorsunuz ve bu halinizle O'na tapıcı ve tapacak da değilsiniz.
Çünkü O'nun birliğine ve ibadetin yalnız O'na olacağına, O'ndan başkasına
tapmanın şirk ve küfür olduğuna iman etmediniz ve etmiyorsunuz. (Bazan
putlarımıza, bazan da Allah'a tapalım) demek, Allah'ın bir olduğuna
inanmamaktır. Binaenaleyh sizin taptığınız, benim ibadet ettiğim Allah olmadığı
gibi, ibadetiniz de benim ibadetim değildir. Ben yeri göğü yaratan bir Allah'a,
O'nun emrettiği gibi ibadet ediyorum; siz ise kendi elinizle yaptıklarınıza
tapıyorsunuz. Madem ki öyledir ve madem ki sizde hakkı duymak istidadı yoktur;
artık sizin olsun dininiz ve taptıklarınız; hak İslam Dini de benimdir."
Bu sureden şunları da öğreniyoruz: "Allah'a kulluğun şartı tam bir iman ve
ihlastır. Her şeyten önce O'nun bir olduğuna, sonsuz ve külli kudretine; her
tasarruf O'nun elinde olduğuna, eşi ve benzeri olmadığına inanmak lazımdır.
Fakat bu kadarı yetmez. Bundan sonra da O'na öz yürekle ibadet etmek, ibadetin
de yalnız O'na olacağına inanmak ve ibadette O'na başkasını şerik yapmamak,
canlı cansız, ne suretle olursa olsun başka birine tapmamak, tapınır derecede
gönül vermemek gerektir. Yoksa hem Allah'a ibadet, hem de bizi Allah'a
yaklaştırsın niyetiyle başkasına tapmak ve Allah'tan istenilecek şeyleri ondan
istemek, imansızlıktan başka bir şey değildir. Sonra iman demek, bir şeye
sımsıkı sarılmak demektir. Bugün bir türlü, yarın başka türlü, her gün renkten
renge girmek iman değildir.
Bu surenin sonunda "Sizin dininiz size, benimki de bana" buyurulması müşriklerle
bir mütareke yapmak değil, onlara tam bir meydan okumaktır.
Nasr Suresi
MaNaSI
Allah'ın (vaad eylediği) yardımı geldiği ve zafer kazanıldığı (Mekke'nin fethi
ile İslam'a fütuhat kapılarının açıldığı); ve insanların fevç fevç, küme küme
Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman artık Rabbını överek şanını yücelt
ve Allah'tan mağfiret iste. Çünkü O, tövbe ile kendisine dönenleri kabul eder.
Tefsir - Müslümanlar ilk devirlerinde hem az, hem fakir idiler. Düşmanların
sayıları, kuvvet ve kudretleri ise onlarla ölçülemiyecek kadar çoktu. Bundan
ötürü her vakit düşmanların maddi ve manevi ezici tazyiklerine uğruyorlar ve bu
yüzden kalpleri hep üzüntü ve sıkıntı içinde geçiyordu.
Bir taraftan mü'minlerin bu hali, diğer taraftan güneş gibi parlayan bu açık
hakikatı görmiyerek Kureyş'in kendisini yalanlaması Peygamberimize de iç
sıkıntısı veriyordu. Peygamber de mü'minler de öyle istiyorlar ki: Hak batıla
tam bir galebe çalsın. Peygamberin güttüğü dava, Allah'ın yardımıyla bir an
evvel kesin bir zaferle neticelensin. Allah'ın vaad buyurduğu bu zafer geçtikçe
kalplerindeki sıkıntı, üzüntü ziyadeleşiyordu. Mutlak kemal, yalnız Allah'a
mahsus olduğundan vaad olunan bu zaferin ne zaman ve nasıl olacağını
bilmiyorlardı. Efendimiz bu zaferin ergeç tahakkuk edeceğini biliyordu amma,
onun biran evvel tahakkukunu da istediğinden, bunun gecikmesi yüzünden kalbine
gelen şeyleri Allah'a karşı bir günah gibi görür ve ondan Allah'a istiğfar
ederdi. İşte bu sure bütün bunlara cevap olmak üzere indirilmiş ve Peygambere de
şöyle müjde verilmiştir:
"Ya Muhammed! Bir gün, seni Peygamber ve elçi gönderen, senin yegane Mabudun
olan Allah'ın tam yardımı gelecek ve Allah seni düşman üzerine üstün kılacak,
Mekke fetholunacak: Mekke'nin fethi ile kalpler İslam'a ve İslam kapısı da bütün
insanlara açılarak (1) İslam Dini intişar edecek ve insanlar küme küme, alay
alay İslam Dini'ne girecek ve sen bu üç büyük muvaffakiyeti göreceksin. İşte
sen, Allah'ın sana vaad eylediği bu yardım ve fütuhatı ve insanların böyle fevç
fevç Allah dinine girmeye başladıklarını gördüğün vakit, artık sana bu büyük
nimetler veren Rabbının büyük lütuf ve ihsanına mazhar olduğundan dolayı O'na
layık her türlü saygı ve tazimat ile hamdet; O'nu öğerek şanına yaraşmıyan,
eksikliği andıran her türlü şeylerden O'nu tenzih ve takdise daha ziyade devam
et! Ve önce hatırınıza gelen sıkıntılardan dolayı da gerek kendin ve gerek
ümmetin için Allah'tan mağfiret dile. Bütün kalb temizliğiyle Allah'a dön. Zira
Cenab-ı Hak, tertemiz kendisine dönenleri affeder."
Bu sure, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in nihayet böyle mansur ve
muzaffer olarak kendisine fütuhat kapıları açıldığı ve halkın alay alay akın
akın Allah dinine girmeğe başladıklarını gördüğü ve bu suretle din tekamül edip
de dünya kendisine teveccüh eylediği zaman bu muvaffakiyetlerden, bu büyük
zaferden dolayı Allah'a şükrederek dünyayı ümmetine bırakıp bütün temizliğiyle
Allah'a dönmeyi istemesine de işaret ediyordu. Onun için Mekke'nin fethinden
sonra insanların bölük bölük İslam Dini'ne girdiğini ve Haccetü'l-veda'da da yüz
binden ziyade müslümanın Arafat dağında toplandığını gördükten sonra Cenab-ı
Peygamber Mevlasına kavuşmasının yaklaştığını söylemişti. Çünkü bu sure onu
haber veriyordu.
Bu sureden şunu da anlıyoruz: İnsan hayatta elde ettiği başarılardan, kazandığı
zaferlerden dolayı daima Allah'a şükretmeli; onları Allah'ın bir lutfu sayarak
hiç şımarmamalı ve Allah'ı unutmamalıdır. Allah'ı unutarak bütün başarıyı
kendisine mal etmek, İlahi kudretle beşeri aczi bilmemekten ileri gelir ki büyük
bir gaflettir.
Dipnot
Bu surenin Hayber fethinden sonra ve Mekke'nin fethinden evvel nazil olduğunu
söyleyenler çoktur.
Tebbet Suresi
MaNaSI
Ebu Leheb'in iki eli kurudu, kendisi de (helak oldu!). Ne malı fayda verdi ona,
ne de kazandığı. O, (dünyada benzeri görülmemiş) bir alevli ateşe yaslanacak.
Gerdanında hurma liflerinden bükülmüş bir iple odun taşıyan karısı da!
Tefsir - Bu surede bahis konusu Ebu Leheb, Peygamberimizin öz amcasıdır. Fakat
ne yazık ki bu, İslam'ın en azılı düşmanlarından idi. Peygamber Efendimiz,
yakınlarını İslam'a davet etmek, İslam'ın esaslarını onlara anlatmak üzere
Allah'tan emir aldığı zaman hepsini bir yere topladı ve onlara "kendisini nasıl
bildiklerini, söyleyeceği şeye inanıp inanmıyacaklarını" sordu. Onlar da: "Seni
çok doğru ve emin biliriz, ne söylersen doğru söylersin" dediler. Bunun üzerine
Peygamber Efendimiz: "Biliniz ki Allah beni size elçi gönderdi, en yakınlarıma
kendi emirlerini söylememi ve dinlemiyenleri, ahiretin azabı ile korkutmamı emir
buyurdu. Geliniz, evvela Allah'ın birliğine, Ondan başka İlah olmadığına ve
benim hak Peygamber olduğuma ve ahiret gününe iman ediniz. Putlardan yüz
çeviriniz. Böylece iman ederseniz selamete erersiniz, kurtulursunuz. Allah'ı
bırakıp da, birçok tanrılara ve putlara tapmak insanlığı alçaltmaktan, varlığını
süflileştirmekten başka bir şey değildir. İnsan yalnız Yaradana tapar, yalnız
O'ndan yardım ister. Eğer böyle yapmaz ve beni dinlemezseniz sizin için Allah'ın
azabından kurtuluş yoktur" dedi.
Peygamber Efendimizin öz amcası Ebu Leheb de bu toplantıda hazır bulunuyordu.
Kendisi çok müteassıp bir müşrik ve putperest idi. Peygamber Efendimizin bu
öğütlerini işitir işitmez, son derece öfkelendi ve ayağa kalkalarak "Yuh sana,
bizi bunun için mi topladın?" dedi ve orada bulunan cemaati dağıttı; hepsini
Peygamberin aleyhine kışkırttı; Kureyş kavmini ondan soğuttu. Bu kadarla da
kalmıyarak ondan sonra da, bir taraftan kendisi, bir taraftan karısı var
kuvvetleriyle müslümanlar aleyhine çalışmaya başladılar. Peygambere yardım
edeceği yerde O'nun aleyhinde fitne ve fesat ateşini alevlendirmek için ne
lazımsa yaptılar. Sihirbaz olduğunu, deli olduğunu söylediler. Böylece İslam'ın
yayılmasına, karanlıklar içinde gidecek bir yol arayan insanların doğru yolu
tutup gitmelerine engel olmaya çalıştılar. Hele Peygamberin şahsına ve müslüman
olanlara ne eziyetler yaptılar!..
Fakat bunların bu çalışmaları, bu didinmeleri nasıl bir netice verdi? İşte bu
sure onu ta önceden haber veriyordu: Ebu Leheb'in Müslümanlık aleyhine çalışan
iki eli kuruyacak, kendisi de yok olacak; sade dünyada değil, ahirette de
muradına ermiyecek, onun ve karısının bütün uğraşmaları boşa çıkacak ve
Müslümanlık her tarafa yayılacak, kökleşecek, yaşıyacak. Karşısına bin Ebu Leheb
çıksa yine boştu. Ona karşı açılan ağızlar günün birinde kapanacak, Ona karşı
kalkan eller kuruyacak ve o ellerin sahipleri en feci bir ölümle yok olacaktı.
Bu iki kere iki dört edercesine kesin idi. Çünkü "Tebbet" Suresi bunu, daha
olmadan, oldu diye haber veriyordu. Gelecekte olacak şeyi oldu diye ifade etmek
çok beliğ bir ifadedir. Onun muhakkak surette olacağının kesin bir delilidir.
Hakikaten Ebu Leheb, muradına ermiyerek, hüsran ile öldü. Bedir harbinde
müslümanların muzaffer olduğunu duyunca, kötü bir hastalığa tutularak kahrından
öldü. Hastalığında aile efradından bile kimse yanına yaklaşamamış, ölüsü üç gün
kalmış ve kokmuş idi. Demek ki, Kur'an'ın daha evvel haber verdiği dünyada iken
gerçekleşmişti.
Sade Ebu Leheb değil, onun benzerleri de hep aynı akıbete uğradı. İslamiyeti
yıkmak için uğraşanların elleri kurudu, sesleri kısıldı ve sonunda hepsi helak
oldular. Ne malları, ne kazançları, ne şöhretleri, ne mevkileri kendilerine
fayda vermedi; layık oldukları akıbeti önliyemedi. Çünkü Ebu Leheb lugat
bakımından, alev babası demek olduğundan bundan maksat, yalnız onun şahsını
söylemek olmayıp, vasfına ve bu vasıfta ona benzeyenlerin, yani Peygambere ve
İslam'a karşı ateş püskürmek isteyenlerin, hallerine de bu surede işaret edilmiş
oluyordu. Binaenaleyh bu sure. Ebu leheb ile o tıynette olanların akibetlerini
önceden nasıl haber vermiş ise, dünyada öylece olmuş ve düşündüklerine muvaffak
olamamışlardır. Dünyaya kötü adlarından başka bir şey bırakmamışlar, ahirette de
alev saçan cehennemlere yaslanmak suretiyle cezalarını çekeceklerdir.
Ebu Leheb'in karısına gelince: Bu kadın Hz. Peygamber Efendimizin geçeceği
yollara geceleyin dikenli ağaçlar ve dallar koymak suretiyle Ona eziyet eder ve
kocasının kötü işlerine bu da katılırdı. Bunun için Kur'an bunu odun taşıyıcı
diye tavsif eder. Odun taşıyıcının bir manası da kundakçılık yapmak, fesat
çıkarmak demektir. Gerçekten bu kadın Müslümanlık ve Peygamberimiz aleyhine
kundakçılık yapmakta idi. Demet demet dikenleri toplar, iplerle bağlar ve
karanlık gecelerde Peygamberin yolu üzerine yığardı. Peygamberimiz aleyhinde
kundakçılık ederdi. ayette bunun bu kötü hali, gerdanında ip diye çok beliğ bir
şekilde ifade olunmuştur.
Fakat bu uğraşmalar da hep boşa gitti ve bu yüzden kendileri de kahrolup
gittiler. "Tebbet" Suresi "Ebu Leheb'in iki eli kurudu" demekle bu tıynette olan
kimselerin hem dünyada, hem de ahirette akıbetlerinin çok faci olacağını önceden
haber vermişti. Bunların dünyadaki akıbetlerini çağdaşları gördüler veya
işittiler, ahiretteki akıbetlerini de herkes görecektir.
"Tebbet" Suresinin verdiği büyük ders kısaca şudur: İslam'a, hak ve hakikate
düşman olan ve bunu söndürebilmek için kundakçılık yapan kimseler, başka değil,
kendileri için kötü bir akıbet hazırlarlar ve kendi elleriyle kendi çukurlarını
kazarlar ve kendilerini saracak ve yakacak olan Cehennem ateşinin yakıtlarını
hazırlamış olurlar. Hiçbir kuvvet onu söndüremez ve onun önüne geçemez.
İşte görünüşte Ebu Leheb denilen şahıs ile onun karısından bahseder sanılan bu
sure, bize böyle yüksek bir ders vermektedir.
İhlas Suresi
MaNaSI
De ki: O, Allah, birdir. Allah, her yönden eksiksizdir ve her dileğin merciidir,
her şey kendisine muhtac olan Şanlı, Uludur. O, doğurmadı ve doğurulmadı. O'na
hiçbir şey denk de olmadı.
Tefsir - Bu sureye "İhlas" ve "Kul Hüva'llahü Ehad" Suresi denir. Bu sure,
Müslümanlığın temeli olan "Allah'ın biriği" akidesini en güzel ve en açık bir
şekilde beyan eder ve Allahu Teala'yı herkesin anlıyacağı bir surette anlatır.
İslam itikadına aykırı olan bozuk itikatları da apaçık anlatır. Sahih
rivayetlere göre, müşriklerle yahudilerden bir cemaat, Peygamber Efendimize
gelerek: "Seni bize elçi gönderen ve kendisinden başkasına ibadet olunmamasını
isteyen Allah nasıl bir şeydir? O'nu bize vasıfları ile anlat, belki Sana iman
ederiz" demeleri üzerine bu sure nazil olmuş ve bununla Allahu Teala en güzel,
en iyi bir şekilde kendi zatını, birliğini, diğer itikadların yanlışlığını
anlatmıştır.
Cenab-ı Hak bu surede buyuruyor ki: "Habibim! Sen onlara de ki: Beni size elçi
gönderen ve kendisine iman vacib olan Allah, her bakımdan birdir, birliği
mutlaktır. O'ndan başka tapılacak yoktur, her şeyi yaratan, düzene koyan O'dur.
Varlık alemindekilerin hepsi O'ndandır O'na muhtaçtır ve O'nunla durmaktadır. O
ise, bunlardan hiçbirine muhtaç değildir. Bütün varlıkların sıkıntı gördüğü,
darda kaldığı zaman başvurduğu, aman diye çağırdığı çağıracağı yalnız O'dur. İlk
ve son O'dur. Ne evveli var, ne de sonu. İhtiyaçların temin edilmesi için yalnız
O'na müracaat olunur ve yalnız O'ndan istenir. Çünkü her şeye kadir olan yalnız
O'dur. O, doğurmadı ve doğurulmadı; böyle şeylerden tamamiyle uzaktır. Oğulları
ve kızları var demek şirktir. Hiçbir yönden ne zatında, ne sıfatlarında, ne
işinde hiçbir suretle benzeri, eşi, ortağı, dengi, rakibi yoktur."
İhlas Suresi, evvela Allah'ın mutlak birliğini anlatarak Allah'a ortak katan,
Allah'tan başka ilahlar kabul eden dinlerin batıl olduklarını bildirmiş ve
teslis (Allah üçtür) akidesinin bozuk olduğunu da takrir etmiş oluyor.
İkinci ayet, Allah'ın Samed olduğunu yani hiçbir şeye muhtaç olmayıp her
ihtiyaçta kendisine başvurulan en yüce varlık olduğunu anlatarak varlık alemindekilerin hepsi O'na muhtaç olduğunu, O'nsuz hiçbir şey var olmıyacağını
anlatarak "madde ve ruhun, Ruhü'l-Kuds, madde ve kuvvetin bir yaratıcıya muhtaç
olmadığı" itikadını da çürütmüş oluyor.
üçüncü ayette Hıristiyanlık gibi Allah'ı baba, oğul, Ruhü'l-Kuds diye üç
uknumdan mürekkep ve hepsini Allah'lık itibariyle bir sayan; Mekke putperestleri
gibi, meleklere Allah'ın kızları diyen dinlerin de bozuk oldukları bildiriliyor.
Dördüncü ayette hulul, yani Allah'ın insan vücuduna girdiği akidesini taşıyan,
insanı ilahlaştıran dinlerin bozuk oldukları anlatılıyor.
Bundan başka "şirk" yani Allah'a denk ve müsavi ilahlar tanımak bahsi dört
şekildedir: İlahların taaddüdüne, bazı şeylerin Allah'a ait olan sıfatları haiz
olduğuna, herhangi şeyin Allah'a nisbet olunabileceğine, Allah tarafından
yapılacak şeyleri bir başkasının yapabileceğine inanmak.
İşte bu dört ayet, bu dört çeşit şirki, bu çeşit bozuk itikatları da reddediyor.
Bu surede Allah'a isnad edilen "birlik" mutlaktır. Vahdetin en son kemalini
bulmuş olan birliktir. Ondan ekmel "vahdet" tasavvuruna imkan yoktur.
Binaenaleyh birinci ve ikinci ayetler Allah'ın mutlak birliğine mugayir olan ve
başkasına ihtiyacı andıran herşeyi reddettiği gibi, Hıristiyanlıktaki bir üç, üç
bir; akidesini de çürütmektedir. Çünkü bu surede tarif edilen vahdet, gerek
ilahların birden fazla olması akidesini, gerek baba, oğul, Ruhü'l-Kuds gibi
teslis itikadını tamamiyle söküp atmaktadır. üçüncü ve dördüncü ayetler de
"Meleklere Allah'ın kızlarıdır" diyenleri ve insanı ilahlaştırıp, Allah'a denk
yapanları reddetmektedir.
Hülasa: Dört kısa ayetten ibaret olan bu sure bize talim ediyor ki: Allah
birdir, Allah'ın ne zatında ne sıfatlarında, ne de işlerinde, ortağı, dengi,
benzeri ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Başkası ise hep O'na muhtaçtır.
O'ndandır ve O'nunla durmaktadır. Bunun aksine olan, buna aykırı düşen her itikat, her fikir çürüktür, yanlıştır. İşte müslüman
itikadı budur. Dört kısa ayetten ibaret olan İhlas Suresi hem İslam itikadının temelini, hem de ona
aykırı olan çürük ve bozuk itikatları eşsiz bir surette beyan etmiştir.
Felak Suresi
MaNaSI
De ki: Yaratılmışların şerrinden, karanlık çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
düğümlere üfleyenlerin şerrinden ve haset edenin, içindeki hasedini dışarıya
vurduğu vakit, şerrinden; şafak aydınlığının Rabbine (Allah'a) sığınırım.
Tefsir - Felak Suresi bize dört şeyden korunması ve bunların şerrinden Allah'a
sığınmayı talim ve emrediyor:
1- Yaratılmış ve dünyada mevcut olan herhangi bir şeyden, herhangi bir vakit ve
zamanda gelecek her türlü şer, zarar ve kötülüklerden.
Allah'ın yarattığı şeylerin hiçbirisi bizatihi kötü ve şer değildir. Hepsi
Allah'ın yarattığı bir şey olduğundan dolayı, hayırdır, iyidir. Çünkü varlıktan,
İlahi hikmete göre, mukadder olan yerini ve nasibini almıştır.
Bununla beraber herhangi bir şey kendi hilkati bakımından hayır olduğu halde,
bize olan zararı bakımından bizim için şer olabilir. Zehirli ve yırtıcı
hayvanlar da kendi zatları bakımından şer ve kötü değildirler. Bunlardaki şer ve
zarar nisbidir. Binaenaleyh bize zararı dokunacak, bize kötülük getirecek
şeylerden bizi koruması için daima Allah'a sığınmak ve O'na yalvarmak ve
korunmasını bilmek lazımdır. O cihet bize düşen bir vazifedir.
2- Gece, gündüze bakarak bir vahşettir, korkunçtur. İnsana korku verir. Fakat
gecenin bir de tam karanlığı çöktüğü, "kapkara, zindan gibi, göz gözü görmez"
dediğimiz çok korkunç zamanı vardır. Gece bu hali aldığı vakit, insana şer ve
kötülük daha kolay şekilde gelebilir. Yolcu yolundan çıkar ve nereye gideceğini
şaşırır, düşman da böyle bir zamanı kollar. İşte böyle bir gecenin şerrinden,
böyle bir zamanda insana gelebilecek zararlardan da Allah'a sığınmak lazım
olduğunu yine bu sure bize talim etmektedir. Demek ki gecenin bu hali de
bilhassa korunulmayı ve Allah'a sığınılmayı icap ettirmektedir.
İnsanların hak ve hakikat ışıklarından mahrum bir duruma düşmeleri de böyle
karanlık içinde kalmaya benzer. Bu da her türlü kötülüklere sebeptir. Böyle bir
duruma düşmekten de Allah'a sığınmak lazımdır. Böyle zamanlarda gelebilecek olan
şerleri, kötülükleri, dünya ve ahiretle ilgili zararları ancak Allah görür ve O
önleyebilir. Böyle bir duruma düşmekten koruması için de daima Allah'a yalvarmak
lazım olduğu bu ayetten anlaşılmaktadır.
3- İpliklere düğümler bağlayarak onlara, şunun bunun hesabına üfleyen, efsun
yapan, yahut insanlara kötü ve aldatıcı telkinler yapan birtakım büyücüler ve
kötü ruhlu insanlar vardır ki bunlar, yakaladıkları kimseleri karanlıklar içinde
kıvrandırırlar ve hakikatı görmelerine engel olurlar. Kendilerini birer
kurtarıcı ve her şeyi bilir gibi gösteren ve aldatıcı muskalarla veya
telkinlerle insanları sapıtan bu sahtekarlar, aile ve insanlar arasında sevgi
bağlarını çözerler. Bunların tuzağına düşmek, aslanların pençesine, yılanların
zehirli dişlerine yakalanmaktan daha korkunçtur. İşte bunun içindir ki, bunların
şerrinden de Allah'a sığınmak ve kendisini bu gibi kimselere kaptırmamak lazım
olduğunu Kur'an'ın bu suresi bize talim ediyor.
4- Başkalarının elindeki nimeti kıskanan, nimeti çekemeyen herhangi bir
hasedcinin ruhunu sarmış olan kıskançlık ateşi dışarıya vurduğu zaman, haset
ettiği kimseye karşı elinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmez. Onu hiçbir şey
memnun etmez. Böylelerinin şerrinden de Allah'a sığınmalıdır.
İşte yukarıdan beri saymış olduğumuz bu kötülüklerden, fenalıklardan insan, her
vakit için Allah'ına yalvarmalıdır. Bu sure bize bu gerçekleri talim etmektedir.
Her insan daima bunlardan korunma çerelerini aramalı ve Allah'a sığınmalıdır;
bunlardan gelebilecek şeylerden ve zararlardan kendisini koruması için Allah'a
yalvarmalıdır. Dua ibadetin özüdür; dindarlığın iliğidir. Asıl dua, Allah'a
sığınıp O'na doğrudan doğruya yalvarmak ve duasına başkalarının tavassutunu
istememektedir.
Allah bu sure ile bütün şerlerden, doğrudan doğruya kendisine sığınmamızı
emreylemiştir. "Bana dua ediniz, şer ve kötülüklerden bana sığınınız" diye
duanın kabul edileceği kapıları herkese açmış, herkesi o kapıdan içeri girmeye
çağırmıştır. Binaenaleyh doğrudan doğruya Allah'a iltica ve dua etmiyerek dua
tellalı aramak ve şunun bunun efsunlarından, yapacağı büyülerden medet ummağa
kalkışmak diyanetin icabı değil, cahiliye adetidir ve en büyük günahtır. Esasen
büyücülük ve efsunculuk büyük günahlardandır.
Nas Suresi
MaNaSI
"De ki: Sığınırım Rabb'ına nasın. Melikine nasın. İlahına nasın; şerrinden o
sinsi vesvasın. Ki, fiskos eder sinelerinde (1) nasın; gerek cinden (olsun o
sinsi) gerekse insden."
Tefsir- Bundan evvelki, sure her şeyin, gece ve gündüz, her zaman insana arız
olabilecek açık şerlerinden Allah'a sığınmak lazım olduğunu bildiriyordu. Bu
surede ise, gözle görülmeyen, elle tutulmayan gizli şerlerden ve gizli
kuvvetlerden de korunmak ve Allah'a sığınmak lüzumu bildiriliyor. İzah edelim:
Nas, insan demektir. Rabb, duygusu olmayan maddedin canlı insanlar yaratıp
onları birçok nimetleriyle terbiye eden, halden hale geçirip yetiştiren,
besleyip büyüterek kemale erdiren ulu yaratıcı (Allah) demektir.
Melik; kemale eren insanların hepsini hükmü altında tutan, hayati işlerini
kudreti ile tedbir eden, onların üzerinde hükümlerini, iradelerini dilediği gibi
yürüten yaratan, rızk veren ve öldüren hakim demektir.
İlah, sonsuz kudreti ve büyüklüğü ile insanın kalbinde yaşayan ve kendisinden
başkasına tapmak caiz olmayan hak Ma'bud, Allahu Teala Hazretleridir.
Binaenaleyh Rabb, Melik, İlah her üçünden maksat Allahu Teala'dır. Her biri
insanın muhtelif haline nazaran ayrı manalara işarettir.
Allah yalnız insanların değil, her şeyin Rabbi, Meliki ve İlahıdır. Fakat bunun
böyle olduğunda şaşıran ve sapıtan yalnız insanlar olduğu için, nasın Rabbi, nasın Meliki,
nasın İlahı denilmiştir. Binaenaleyh nasın tekrar olunmasında
yüksek bir hikmet ve belagat vardır.
Vesvas; vesvese veren, insanın içine kötü şeyler getiren, bağrında yavaş yavaş
kötülük fısıldayan, fiskos eden demektir.
Hannas; geri geri çekilip sinen, aldatmak ve hak yolundan geriletip fenalığa
sürüklemek için sinsi sinsi çalışan, sinerek fırsat kollayan vesvese kaynağı
demektir.
Cin; gizli olan ve göze görünmeyen mahluktur. İns de bildiğimiz insanlar
demektir. Bunların her ikisinin vesvese ve fiskosundan Allah'a sığınmak lazım
geldiği bize talim olunmuştur.
Şimdi surenin manasını şöyle genişletebiliriz:
"Habibim de ki: İster göze görünmeyen varlıklardan, ister insanlardan olup da
aldatmak, hak yolundan geriletip fenalığa sürüklemek için insana gizli gizli
vesvese veren; insanın içinde fiskos eden, hep fenaya çağıran sinsi, geriletici
ve kötülük kaynağının şerrinden insanları yaratıp terbiye eden; halden hale
geçirip kemale erdiren; onların hepsi üzerinde mutlak hakim olan, sonsuz kudret
sahibi hak İlah, Allahu Teala'ya sığınırım. Rabbım! Senin iraden dışında hiçbir
şey yoktur ve olamaz. Beni bunların şerrinden, bunların dediklerine uymaktan,
çağırdıkları kötü yollara gitmekten koru!"
Bundan evvelki surede korunulması lazım gelen ve şerlerinden Allah'a sığınılması
emir olunan dört şey, görünür şeylerdendi. Bu surede korunulması emir olunan şey
göze görünmeyen ve insanın içine atılan bir vesvesedir. İnsanın içine sokulan
gizli bir fiskostur. Fakat, bunun tehlikesi daha büyüktür. İnsan, hayatının her
dakikasında bundan korunmak zorundadır.
Dışardan gelecek olan bir şer, bir fenalık ne kadar büyük zarar doğursa, insana
ne kadar acı, elem ve ıztırap verse yine sebebiyet vermedikçe, onun ruhunu
kirletemez. Allah yanında sorumluluğu icap ettiremez. Çünkü istiyerek yaptığı
bir şey değildir. İmanına, itikadına, ibadetine bir eksiklik vermez; Allah
yolundan geriletemez.
Fakat kötü arkadaşlar, şeytanlar ve nefsani arzular yüzünden uğrayacağımız
zararlar böyle değildir. Gerek insan şeytanı, gerek göze görünmeyen şeytanlar ve
nefsani meyiller yavaş yavaş, sinsi sinsi kalbe soktukları kötü hatıralarla,
vesvese ve fiskoslarıyla insanın ruhunu kirletir, insanı hak yolunda
ilerlemekten alıkor. Aklını ve fikrini çelerek iman ve itikadını bozar, sırf
hayvani ve geçici zevklerle oyalar. Bunlar, fertlerin gönüllerinde, insan
cemiyetlerinin aralarında, yahut Allah'ı unutanların göğüslerinde, sezilir
sezilmez, fiskos eder gibi, yavaşcadan gıcıklıyarak kötü telkinler yapar, fena
fena temayüller uyandırır ve böylece akıl ve fikrini çeler, türlü türlü
fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkor,
nihayet din ve imandan çıkarır, ebedi helake sürükler. Gerek görünerek ve gerek
hiç görünmeden insanların kalbine vesveseler atan, kötülükler telkin eden bu
şeylerin şerrinden Allah'a sığınmak ve içimize böyle kötü bir hatıra ne taraftan
gelirse gelsin ona uymamak, o sesin çağırdığı tarafa gitmemek ve o aldatıcı
fiskoskalara uymaktan kendisini koruması için daima Allah'a yalvarmak gerekir.
İşte bu surenin bize talim eylediği gerçek budur.
Ayetu'l-Kursi
KISACA MaNaSI
Allah, O Allah'dır. O yegane hak mabuddur ki O'ndan başka İlah yok, yalnız O;
daima yaşayan, duran, tutan, her an bütün hilkat üzerinde hakim, Hayy ü Kayyum
ancak O'dur. Ne gaflet basar O'nu, ne uyku. Göklerde, yerde ne varsa hepsi
O'nundur.
Kimin haddine ki izni olmaksızın O'nun yanında şefaat edebilsin? Allah
yarattıklarının işlediklerini, işleyenlerini, geçmişlerini, geleceklerini bilir.
Onlar ise O'nun bildiklerinden yalnız dilediği kadarını kavrayabilir; başka bir
şey bilemezler. O'nun kürsüsü, ilmi bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır ve
bunların koruyuculuğu, bunları görüp gözetmek kendisine bir ağırlık da vermez.
O, öyle Ulu, öyle büyük ve yücedir
Site Içerigi:
Köse Yazarlari: